Şikâyet etmemek erdemdir; ama özlemlerimi de dile getiririm, en yalın hâliyle…
Dünya globalleşiyor, ancak ben sanırım klasisizme doğru yol alıyorum. Eskiler, eski insanlar…
Siyah beyaz Türk filmlerindeki aşkları özledim; burnumda tüten o masum zamanları.
Siyah beyazdı yaşamlar…
Fukara teknolojilerin zengin çözümleriydik. Bir gerçek vardı ki yüreklerimiz rengârenkti. “Game over” denilemeyen sokak çocuklarıydık; ya prenstik ya da evcilik oyunlarının aşçı annesi…
Bazen uzun gecelikler içindeki assolist, bazen de fasulye yapraklarıyla donatılmış Kızılderili Yakari’lerdik.
Radyo temsilleri vardı; üzümlü kurabiye tadında… Sonu bitmeden uyuyakalırdık.
Gözümü açtığımda TRT’nin yayın bitiş ritüeli ve halamın göz nuru dantelleri süslerdi etrafı. Affedin beni canım annem ve iş delisi ablalarım; ne o dantelin altını ne de somyanın altını hiçbir zaman silmedim…
Ahh, bir de emaye ütüler vardı…
Soba boruları…
Gömlekler ve pantolonlar; ütüyle ilk stajımdır. Teller vardı, gözümüze girmeden büyüdüğümüz…
Yanan sobanın üstünde güğüm olmadan olmazdı; içinde sohbet eden kaynar su, bazen melodik sesler eşliğinde…
Şimdilerde marifet evde sigara içmemek; o zamanlar ise misafir sigarası vardı, ortaya sunulan…
O da başka bir zenginlik göstergesiydi sanırım.
Peki ya “yaş günü?” Annemin deyimiyle “kış günü”…
Petibör arası puding, en lezzetli pastamızdı. Büyük bir heyecanla açılan paketlerin içinden çıkan kitap, çamaşır ve çorap hüsranları…
Koca bir dönem biter… Yazları camide “online” değil; yüz yüze… Herkesin Murat Hoca korkusu başlar, elif-be biter, eylül başlardı.
Kafe, bistro da neymiş? Pastaneler vardı… Bakkal Adem ağabey, Allı Baba en renkli şekerlemeleriyle…
Bir de yoğurtçular, ellerinde çanlarıyla…
Bohçacı teyzeler mahallenin Trendyol’uydu. Komşudan gelen turşunun lezzetine ne demeli…
Armağanlarda hücresel iletişim yoktu; yemek sepeti bizdik, com.tr bizlerdik; ücretsiz ulakçılar…
Aşklar, dostluklar, sohbetle büyürdü. Şimdilerde paket programlar, ticari kaygılar…
Instagram arka mahalle, Facebook yan mahalleydi sanki.
Zaman mefhumu; güneş batmadan…
“Akşam ezanı okunmadan gel!”
apı çaldı mı “Kim o?” ne demek… Kapı koşulsuz açılırdı.
Evin beyi de vakti noktalayan bir zaman aygıtıydı.
Yazıyor…
Yazıyor…
Beynimdeki, yüreğimdeki kalem durmadan yazıyor…
İyi ki de yazıyor…