banner128
Medya Detay ve Yesevi dergisi yazarlarından Dr. Yusuf Gedikli’yle yeni ve iddialı kitabı Dillerin Şifresi hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşinin metnini aşağıda sunuyoruz:
Dillerin Şifresi kitabı nasıl ortaya çıktı?
2002’nin mart ayından itibaren köken bilimi (etimoloji) çalışmalarına başladım. Aslında bu konudaki ilk çalışmamı 1998’de ortaya koymuştum. İlk çalışmam “Terekeme ne demektir, Terekemeler kimdir?” başlığını taşıyordu. Makale Tarih ve Medeniyet dergisinde yayımlanmıştı (1998, 56. no). Makalede Terekeme kelimesinin Türkmen kelimesinin Arapça çoğulu olduğunu ortaya koymuştum ama aslında bu bilinen bir şeydi. Yazım sadece gerçeği bilmeyenlere doğruyu öğretme amacı güdüyordu.
Daha sonra “Örnek kelimesi hangi dilden?” (Türk Dili, 2003, 621. no) başlıklı makalemi yayımladım. Makalede örnek sözünün Türkçe olduğunu, Kırım Osmanlıcası, Azerbaycan, Gagavuz, Kazak, Nogay, Yeni Uygur, Özbek, Tatar, Başkurt, Kırgız Türkçelerinde dahi bulunduğunu belirterek kanıtladım.
Köken bilimi alanında başka çalışmalar da yaptım. Fakat köken bilimi hakkında en önemli çalışmam 24 Mayıs 2006’da Bakü Türkoloji Konferansına sunduğum “Ting-ling, Tiele, Teleüt, Töles, Telengit, Telenggit, Kil, Kiş, Kemek, Heftalit, Talış, As, Az, Aors, Wu-sun (Usun), Ti ve sair Türk kavimlerinin etimolojileri yahut kürk hayvanlarının adlarıyla anılan Türk etnonimleri” adındaydı. Bu makale Josef Döginyinin Türk tarihiyle ilgili kitabını yayımladığı 1756’dan beri, yani tam 250 yıldan beri Türkolojide tartışılan bir çok eski Türk kavim adının kökeninin doğru açıklamasını içeriyordu (2006’da Türk Dünyası Araştırmaları dergisinde ve 2007’de Azerbaycanda yayımlanmıştır). Bu makalemi en önemli eserlerim arasında sayarım.
2006 yılı aynı zamanda “Hun Türkçesi üzerinde araştırma ve incelemeler” başlıklı dizi makalelerimi yayımlamaya başladığım yıldı. Bunların ilk sekizi Türk Dünyası Araştırmaları dergisinde, kalanı Yom dergisinde çıkmıştır. Şu ana değin Hun Türkçesi üzerine toplam 21 makale yayımladım. Halen yayımlanmayı bekleyen makalelerim var. Ayrıca Bulgar Türkçesi, Göktürkçe üzerine de makaleler yazdım.
Hun Türkçesi üzerinde yoğunlaştığım sırada bu kitabın ilk tohumları atıldı. Başka deyişle Hun Türkçesiyle ilintili çalışmalarım, bu eserin alt yapısını oluşturdu. Şöyle ki:
Bilimsel anlamda çok meraklı olduğum için sadece kavim, kişi, yer, unvan ve benzeri adlarla değil, dildeki özge (başka) sözlerle de ilgileniyordum. Bunlardan ikisi Göktürkçedeki ubut ve yazı dilimizdeki ut (ud; utanmayla ilişkili), öteki ikisi bildiğimiz su sözünün eski biçimleri olan sub ve sug sözleriydi. İşte bu dört sözün -b, -d, -g ekleriyle oluştuğunu anlamamız, kitabımızı meydana getiren kıvılcım oldu. Bu kıvılcım kafamızda 17 Mart 2006’da çakmıştı. 
Ondan sonra çalışmalarım ilerledi, derinleşti ve Dillerin Şifresi bitiğ (kitab)’imin birinci cildi meydana geldi. Bitik başlangıçta dillerin şifresini çözmek ereğine (amacına) yönelik değildi. Tabiri caizse tümevarım (endüksiyon) yöntemiyle elde ettiğimiz bulgular, sonunda bizi dillerin şifresinin çözümüne ulaştırdı.
Bütün bu sonuçlar sürekli düşünme, sürekli uğraş ve kendimi tamamiyle çalışmama vermemle ortaya çıktı. Yolda yürürken hatta uykuda dahi düşünüyordum dersem lütfen inanın.
 
Galiba başka ciltleri de var?
Evet. İkinci ve üçüncü ciltleri de var. Yani hem birbirinin devamı, hem de bağımsız sayılabilecek çalışmalar diyebiliriz. İkinci cilt sadece Türkçe sözcüklerin kökenine ait. Üçüncü cilt ise Hint-Avrupa dilleri, Hami-Sami dilleri, Moğal dilleri, Japon dili ve diğer acun (dünya) dillerine ait binlerce kelimenin kökenini içeriyor. Her iki cilt büyük boy kitap sayfasıyla 2.500-3.000 sayfa olacak. Eldeki birinci cilt ise kuram (nazariye) bölümünü içine alıyor.
 
İddialı bir çalışma ortaya koyduğunuzu söylüyorsunuz.
 
Evet. Beni tanıyanlar övüngen biri olmadığımı bilirler. Ancak iddialı bir yapıt ortaya koyduğumu söyledim, söylüyorum. İddiamın yerinde olup olmadığıma karar verecek olan okurlarımızdır. Kitabı okusunlar, kararlarını versinler. Yapıtımın yurt dışında, yani batı dünyasında da alaka göreceğini umuyorum.
 
Ayrıca gök kubbenin altında söylenmedik bir kaç sözü söylediğiniz iddiasındasınız.
 
Bu da doğru. Kimilerinin Hintli Beydebaya, kimilerinin Fıransız La Bruyere’e ait olduğunu söyledikleri bir söz vardır: Gök kubbenin altında söylenmedik söz yoktur. Belki söylenmemiş bir kaç sözden bir ikisini söylediğimiz inancındayız.
 
Dil bakımından sentezci bir yol seçtiğinizi belirtiyorsunuz.
 
Doğru. Yapıtımda bay (zengin), fakat yalın bir dil, anlaşılır bir üslup kullandım. Eski, yeni, halk ağzı, tarihsel, uydurma demeden güzel ve müzikal Türkçemizin bütün sözlerinden yararlandım. Öyle ki, dil bilimine meraklı olan her hangi bir yurttaşımız bitiğimi rahatlıkla okuyup anlayacaktır. Şunu söyleyebilirim: Çalışmamdaki en önemli başarılardan biri de kitabımı zengin ve yalın bir Türkçe, açık ve anlaşılır bir üslupla yazmış olmamdır.
Ayrıca ortaya attığım kuramla ilgili onlarca yeni terimi genelde Türkçe kökenli sözcüklerden türettim ve kullandım.
 
Bir de fonetik imla meselesi var.
Evet. Ben Türkçeye giren her sözün Türk söyleyişine, fonetiğine uygun olarak yazılması taraftarıyım. Çünkü Türkçe okunduğu gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir dildir. Söz gelişi pirenses, puroblem, Fıransa sözlerini böyle yazarım. Rahmetli B. Ögel pilan, kıral, Nurullah Ataç Fıransa vb. yazardı.
 
Sizin kitabınızdan önce böyle çalışmalar var mıydı, varsa sizinkiyle onlar arasındaki fark nedir?
 
Dillerin nasıl meydana geldiği, kökeni, türeyişi, gelişimi hakkında acunda belki yüzlerce, belki binlerce bitik yazılmıştır. Ancak benim kitabım gibi bir çalışma ortaya konulduğunu sanmıyorum. Yani benim yapıtım tamamiyle özgündür, orijinaldir. Zaten vardığım sonuçlar özgün olduğunu en iyi biçimde ortaya koymaktadır.
 
Kısaca sizin deyiminizle bu bitikte, yani kitapta neleri ortaya koydunuz?
 
Teknik olarak bunları bir  kaç tümce (cümle)’yle anlatmak güç. Bunu merak eden bitiğimizi okusun. Ancak şu kadarını söyleyebilirim: Diller aynı kökenden çıkmamıştır, fakat ortak malzemeyle türemiştir. Bunu şu örnekle açıkladım: Bir kaç kişiye veya bir kaç öbeğe aynı miktarda su, un, şeker, yağ, tuz verelim ve her kişi veya öbekten bir tatlı yapmasını isteyelim. Her kişi veya öbek ayrı, farklı bir tatlı yapacaktır. Kişinin veya öbeğin biri helva yaparken diğeri baklava, öbürü pasta, ötekisi kek yapacaktır. Aynı tatlıyı yapanlar olsa bile bu, tıpatıp aynı olmayacaktır. Örneğin bazıları tuzu kullanmayacaktır. Diğerleri suyu, unu, şekeri, yağı farklı oranlarda kullanacaktır. Diller de böyle meydana gelmiştir. İlkçil sözcükler kişi veya kişilere verilmiş veya bunlar bir şekilde elde edilmiş, her kişi veya öbek elindeki ilkçil kelimeyle, yani aynı söz malzemesiyle değişik varlıkları, olguları, kavramları adlandırmıştır. Bir örnekle durumu açıklayayım. Türkün atası dag > dağ ilkçil sözüyle “dağ” olgusunu, İsveçli ve İzlandalının atası olan Hint-Avrupalı ise hiç değişmeyen aynı ilkçil dag sözüyle “gün” kavramını simgelemiştir.
 
Peki varlıklar, olgular nasıl adlandırılmıştır?
 
Varlıklar, olgular gelişigüzel, lalettayin olarak değil,  ocak yasası adını verdiğimiz bir kurala, bir sisteme göre adlandırılmıştır. Bütün dillerde bütün kelimeler b, d, g, l seslerinden biriyle başlar. Baştaki bu seslere düzlem diyoruz. Bu düzlemlere beta, delta, gama, lamda adını verdik. Bu dört düzleme her dile ait ünlülerden biri bitişir, ki meydana gelen ses-yapı birimine ocak diyoruz. Ünlüler her dilde farklıdır. Türkçede 8 uzun, 8 kısa, Hint-Avrupa dillerinde 5 uzun, 5 kısa, Arapçada 3 uzun, 3 kısa ünlü vardır. Düzlemlere bitişen ünlüden sonra dört yalın (-b, -d, -g, -l) yahut 12 bağdaşık ündeş (-lb, -ld, -lg, -ll / -nb, -nd, -ng, -nl / -rb, -rd, -rg, -rl) gelir. Bu yalın ve bağdaşık ündeşlere çekirdek adını veriyoruz. Her üçünün toplamı, yani düzlem+ocak+çekirdek, kök dediğimiz anlamlı ses birimini, yani sözü, kelimeyi oluşturur. Yalnız şunu belirtelim: Her bir varlık, olgu, kavram aynı anda dört eş anlamlı kelimeyle adlandırılmıştır. Tek kelimeyle değil. Dört eş anlamlı kelime sonra türlü ses değişim ve dönüşümleriyle türlü anlamlara bürünmüştür. Bazısı tamamen kaybolmuş, bazısı yakın, uzak anlam kaymalarına uğramış, genellikle biri günümüze ulaşmıştır. Tam olarak ulaşan olabileceği gibi, hiç ulaşmayan da olabilir. Lehçeler, diller bu dört kökten birini alıp diğerlerini kullanmayan toplulukların başka nedenlerin de etkisiyle farklılaşmalarından doğmuştur. Bir örnekle varlıkların, olguların nasıl adlandırıldığını anlatalım:
Türkçede dikmek, dikiş, iğne, iplik ve benzeri araç, gereçler delta düzleminde adlandırılmıştır. Önce delta düzlemi, yani d- sesi tespit edilmiştir. Sonra yanına Türkçenin -i- ünlüsü ulanmıştır. Böylece *di+ ocağı oluşturulmuştur. Ocağın sonuna ayrı ayrı dört yalın ündeş olan -b, -d, -g, -l getirilmiştir. Böylece dikmek, dikiş, iğne, iplik ve benzeri araç, gereçler için şu dört sözcük türetilmiştir: *dib, did, *dig, *dil. Bunların hepsi dikişle, dikiş alet ve edevatlarıyla ilişkilidir. Tabi bu sözler geride kalan binlece yıl içerisinde ses değişimlerine uğramıştır. Başka deyişle bazen baştaki d > y olmuş, bazen y de kaybolmuştur. Şimdi çağdaş Türk dillerinde bu dört sözü (*dib, *did, *dig, *dil) arayalım:
1. *dib. Birinci kökten, başta d > y evrimiyle gelen Çuvaşça yĕp “iğne, diken”dir (E. Ceylan, Çuvaş Atasözleri ve Deyimleri, 1996, 169. s.). Yine *dib kökünden, başta d > s değişimiyle gelen Çuvaşça sıp- “dikiş dikmek, bitiştirmek”tir (aynı eser, 145. s.). Kaşgarlıdaki yıp başta d > y, halen Türkçemizde kullandığımız ip, iplik sözleri başta d > y > sıfır evrimiyle buradandır.
2. *did. İkinci kökten gelen Osmanlıca çitimek “dikmek, iliştirmek”, çitmek “dikmek, iliştirmek, birbirine geçirmek”tir (C. Dilçin, Yeni Tarama Sözlüğü, 1983, 57. s.). Halen Anadoluda çitmek, çitimek, çitilemek “kumaş ve örgülerin yırtıklarını, örmek, dikmek”tir (Derleme Sözlüğü,  3. c.,  1244. s.). Başta d > t > ç değişimi olmuştur.
3. *dig. Üçüncü kökten gelen dilimizdeki dikmek eylemi, dikiş, dikici sözlerinin halen kullanırız. Bildiğimiz iğne de buradandır. İğnede başta d > y > sıfır evrimi vardır. Tığ, iğ sözleri de buradandır. Bunların hepsi dikmekle, dikişle ilgili sözlerdir.
4. *dil. Dördüncü kökten başta d > ś evrimiyle gelen Çuvaşça śĕl “dikiş dikmek”tir (E. Ceylan, Çuvaş Atasözleri ve Deyimleri, 1996, 151. s.). Yine başta d sesinin sertleşmesiyle tel sözümüz oluşmuştur. Sözcüklerde -i- > -e- değişimi vardır.
İşte bütün kavramlar böyle adlandırılmıştır.
 
Size başarılar diliyorum. Umarım eseriniz beklentilerinizi karşılar.
 
Teşekkür ediyorum. Yararlı ve güzel bir iş yapmışsam, kendimi ulusuma, dilime ve devletime borcumu ödemiş sayacağım.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.