banner128
Cazim Gürbüz 1948 yılında Bayburtta doğmuştur. Atatürk üniversitesini bitirmiş, çeşitli devlet kademelerinde bulunmuştur. Uzun zamandan beri birçok gazete ve dergide yazılar yazmakta, şu ana değin 12 kitabı yayımlanmış bulunmaktadır. Gürbüzün son yayımladığı kitap Dillere Destanlar adındadır.
Destan nedir? Destanın ana konusu, teması kahramanlıktır. Türklerde kahramanlık sıradan bir olgudur. Kahramanlık doğal olarak içinde olağanüstü olayları da barındırır. Konu kahramanlık olunca Türk tarihinden başka kahramanlığın, olağanüstülüğün sayısız tecessüm ettiği başka bir tarih var mıdır? Eminiz ki yoktur! Destan yazılacak binlerce utkumuz (zaferimiz), olayımız vardır. Ancak utkularımızı, zaferlerimizi yeteri ölçüde sanat alanlarına taşıdığımız söylenemez. Hâlâ bir çok utkumuz destan, şiir olarak yazılmayı, tiyatroya aktarılmayı, filime, belgesele çekilmeyi, resim olarak yapılmayı ve diğer pilastik sanatlara konu edilmeyi beklemektedir.
Edebiyatımıza baktığımızda Basri Goculun Oğuzlaması, M. C. Kuntay'ın Türkün Şehnamesindeni, Nazım Hikmet'in Kuva-yı Milliye Destanı, F. Hüsnü Dağlarca'nın Üç Şehitler Destanı, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun Kürşat Destanı ve diğer yapıtları, Güney Azerbaycanlı şair Bulut Karaçorlu Sehend’inDede Korkut Destanı ilk aklımıza gelen manzum destanlardır.
Arif Hikmet Parın İstiklal Destanı (1953), Cahit Tanyolun İstanbul Fetih Destanı (1963), Ceyhun Atuf Kansunun Sakarya Meydan Savaşı Destanı da (1970) bu meyanda anılmalıdır.
Ömer Seyfettin'in Başını Vermeyen Şehit ve Mustafa Necati  Sepetçioğlu'nun Yaratılış ve Türeyiş yapıtı mensur destanlara örnek gösterilebilir. Doğal ve tarihsel destanlarımız olan Oğuz Kağan, Ergenekon, Manas ve benzerlerini bir yana bırakıyoruz. Çünkü konumuz yazma yahut yapma destanlardır.
Destanın edebî eser olabilmesi için manzum olması ve diğer edebi türlere göre daha uzun yazılması gerekir.
Türk tarihinin en büyük, en olağanüstü, en yakın kahramanlıklarından birisi Kurtuluş savaşıdır. Kurtuluş savaşımız imkânsızın başarıldığı bir mücadeledir. İşte Cazim Gürbüz Türk ulusunun atasının önderliğinde imkânsızı başardığı Kurtuluş savaşını destan olarak kaleme alıyor ve itiraf etmeli ki bunu en üst düzeyde başarıyor. Gürbüz yapıtında şu destanlara yer veriyor:
Şaman Destanı, Kurdana Destanı, Sultan Galiyev Destanı, Güneş Hanım, Gök Han, Dalga ve Serap(Destanı), Deli Halit Paşa Destanı, Topkapılı Cambaz Mehmet Destanı, Bayburtlu Ziver oğlu Yüzbaşı Agâh Destanı, Fındıklılı Muzaffer Destanı, Mehmet Gönenç Destanı (Kore savaşında şehit olan bir üsteğmenimizin destanı), Evliya Çelebi Destanı, Hezarfen Ahmet Çelebi Destanı, Lagari Hasan Çelebi Destanı, Kâtip Çelebi Destanı, Mustafa Kemalin Erzurumdaki Hızırı Hatun oğlu Süleyman Bey (Destanı), Bayburt Kırlarında Çiçeklerin Künye Takdimi Destanı, Bizim Köylülerin Manzum Hikâyesi, Demirağ Destanı (Nuri Demirağıdestanlar), Kâğıtçı Destanı (Mehmet Ali Kağıtçıyı destanlar), Atatürkün savunma sanayi fabrikatörü Şakir Zümrenin Destanı, Derin Destanı (Zihni Derini destanlar), Başkaldırısı Destanı, Nuri Şeker Destanı, Atlarla Boğazı Geçen Peçenekler (Destanı), Demiryolcu Behiç Bey Destanı, Malazgirt 1971 (Destanı).
Kitap Şaman Destanıyla ve “Tanrı uludur, Tanrı uludur” dizesiyle başlıyor. İkinci Destan Kurd-ana, yani “kurt ana” adını taşıyor. Kurtuluş savaşımızın ünlü Kara Fatması ve onun kişiliğinde Türk kadınının destanı yazılıyor.Kara Fatma aslında her hangi bir Türk kadını, başka deyişle bütün Türk kadınlarını simgeleyen bir ana. Ata biniyor, silah kuşanıyor ve kullanıyor; çete teşkil ediyor, savaşıyor, yağıya (düşmana) kök söktürüyor. Ne var ki destanın sonu tırajediyle bitiyor. Maalasef Kurd-ananın, ana kurdun değeri bilinmiyor, ona gerekli vefa gösterilmiyor. Şöyle diyor Kurd-ana:
“…Bütün sefaletimi unutturan ve beni yaşatan
İşte şu İstiklal madalyası…
Açım ama şerefliyim…
… Yoksulluğa yiğitlik sökmüyor
Öbür yolları da bana öğretmediler.”
Sefalet ve unutulmuşluk içinde Darülacezede uçmağa varıyor Kurd-ana. Mezarı bile kalmıyor. Yol yapımı esnasında yok ediliyor.
Topkapılı Cambaz Mehmedin Destanıysa bambaşka:
“…İngiliz işgal kuvvetleri komutanı general Harrington’un
Makam otomobilini çaldı
Bu sıratta oynayan Cambaz.
Teey Akşehire dek süre süre götürdü
…Bu uğru, ama uğurlu otomobil
Gâzi Paşaya özgülendi.”
En dikkate değer destanlardan biri Sultan Galiyev Destanı adını taşıyor. 1892-1940 arasında yaşayan Tatar Türklerinin ünlü siyasetçisini terennüm ediyor bu destan. O bütün Türk yurtlarının başkenti Taşkent olacak Turan adlı bir federasyonda birleştirilmesini istiyordu. Tıpkı Enver Paşa gibi. İkisi de aynı ereğe, aynı amaca yönelik çalıştı. Yolları ayrıydı. İkisi de başaramadı ama ikisi de destansı yaşadı ve geleceğe miras bıraktı cesaretlerini. Galiyev, Stalin’in hışmına uğradı ve kurşuna dizildi. 1968-80 arasında birbirine kardırılan, birbirine kışkırtılan Türk gençleri Galiyevi okusalardı tarih başka türlü tecelli edebilirdi.
Gürbüz, dört çelebiler dediği Evliya, Hezarfen Ahmet, Lagari Hasan, Kâtip Çelebilerin de destanını koşuyor:
“Evliyadan yana aşırı varsıl
Bilginden yana aşırı yoksul olduğumuz
Gün gibi aşikâr.
Bilimle değil kerametle geçmiş yüzyıllar.
…Mevlüt Uluğtekin Yılmazın ifade buyurduğu gibi
Türkçüydü Türkçü bu seyahat evliyası.
…Türk diyordu Osmanlı halkı ve askerine.”
Kâtip Çelebi Destanında şöyle der:
“Önemli dinsel konulara da açıklama getirir bu kitabında
Saygı ister karşı düşüncelere.”
Ancak Kâtip Çelebinin Hz. Ömerin İskenderiye kütüphanesini yaktırmasını onaylamasını haklı olarak doğru bulmaz aydınlık yüzlü ozanımız.
Diğer iki çelebimize gelince, Hezarfen Ahmet Çelebi Destanında şöyle seslenir:
“Uçtu uçtu Hezarfen uçtu
Hezarfenin yaptığı ne büyük suçtu?!
Hezarfen Ahmet Çelebi sürgünü boylar
Gerekçeye bakın da Devlet-i Âliyenin o günkü halini bilin:
‘Bu adem pek havf edilecek bir ademdür
Her ne murad ederse elinden gelür
Böyle kimselerin bekası caiz değildir.’
Ahmet Çelebi sürgün edildiği Cezayirde 31 yaşında ölür.
Onunla birlikte Osmanlıda bilim de, fen de ölür.”
Lagari Hasan Çelebi de acunda ilk dikey uçuşu gerçekleştiren kişidir. Destandan bir parça şöyledir:
“Lagari cılız ve zayıf demek Farsça
Yani tam da fişeklik adam.
Tarihi bilgiler onun 300 metre yükselip 20 saniye kadar
Havada kaldığını gösteriyor.
Lagari Hasan Çelebi
Önce padişahın iltifatlarına ve mükâfatlarına nail oluyor
Fakat sonra ulema baskısı baskın çıkıyor
Gökte uçmak evliyaya mahsustur, Lagari de kim ola?!
Bir ‘el-cevaplı’ hüküm veriliyor
Şeriata mugayir bu işinden dolayı
Kırıma sürgün ediliyor füze hızıyla.
Selamet Giray Hanın gözü hep üzerinde
Ne var ki bu sakıncalı mucit
Boş durmamış oralarda da.
Osmanlıda ve Kırımda yasaklanınca
En yakın ülkenin bilim insanlarına
Pay vermiş buluşunun püf noktalarından.
Modern anlamda ilk rokete
(Lagari patentli olmayaraktan)
Ukraynada başlanmıştır
İşte bundan dolayı.”
Dikkat ediyor musunuz? Her iki çelebimiz de hemen sürgün ediliyor. Biri genç yaşta sürgünde ölüyor. Diğeri belki de Türkün dışarı göç eden ilk beyni.
NOT : Yanılmıyorsak Evliya Çelebi, seyahatnamesinde deniz altında giden araç yapan bir buluşçumuzdan da söz eder. Demek ki 17. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı (Otmanlı)’da bir rönesans olacaktı belki. Ama aymazlar önünü kesmeselerdi Türkün bu yenileşmesinin, gelişmesinin. Ozanımızın ilk denizaltıyı yapan çelebimizi de destanlaştırmasını dileriz.
Gürbüz cumhuriyetimizin ilk ülkücü neslini de büyük bir başarıyla destanlıyor. Söz gelimi Nuri Demirağıanlattığı destanında şöyle diyor:
“Tam bin kilometre ray döşüyor yurduna
Ataları eritmişti demir dağları
Nuri bey örüyor
Bir uçtan bir uca demir  ağları.”
Demek ki Türkiyenin yaklaşık 8 bin kilometre demir yolunun bin kilometresini Demirağ örmüş. Sadece N. Demirağı değil, cumhuriyetin başında sanayimizi kuran M. A. Kâğıtçı, Şakir Zümre, Zihni Derin, Nuri Şeker, Behiç Bey ve nicelerini destanlıyor ozanımız.
“Bizim köylülerin manzum hikâyesi” ise büyük şair Şehriyarın Heyderbabasına bir benzek gerçekte. Köylülerini anışı ve çocukluğunun anısıdır bu dizeler.
Gürbüzün vezni serbest vezindir. Gerçi geleneksel veznimiz hecedir. Ancak güzel yazılınca serbest vezin de güzel gökçek oluyor. Daha doğrusu güzel yazılınca her vezin güzeldir.
Gürbüzün çok başarılı olan bir yönü de üslubu ve dilidir. Üslubu akıcıdır. Buna söz yok. Ancak bizim için en önemli ve dikkate değer yönü dilidir. Gürbüz zengin bir Türkçeden yararlanıyor, yazı dilinden, tarihsel Türkçeden, yeni kelimelerden ve halk dilinden. Hatta bir de kendi dili var ozanımızın. Beton-kondu, deli tepek,iliştiri, özgülenmek vb. gibi.
Tarihsel Türkçenin şu kelimelerinden yararlanıyor: Açar, bengi, bengisu, bungun, erinç, esrik, hörelenmek(Köroğlu türküsünde geçer), gökçek, gönenmek, gönenç, görkem, görklü, ırk (fal), muştu, uçmak, yada taşı,yağı, yasavul, yeğin, yunmak vb. Bunlar Anadolu ağızlarında da vardır.
Yeni sözcüklerden şunları değerlendiriyor: Başat (baskın), biçem (üslup), buyurgan, erke (otorite, yetke),eşgüdüm, evdeş, gereksinme, imge, imlemek, istenç (irade), karşın, koşul, olanak, öneri, öngörü, öykü,özveri, sağgörü, tanı, varsıl, yanıt, yansı, yapıt, utku (zafer), yapay vb.
Halk dilinden şu sözlere yer veriyor: çor (hastalık), diyesin (galiba), gırdan (burulmuş manda), gugul (dürülmüş yağlı ekmek), hamuru künt eylemek, kazkaldıran, leçek, kom, kürtük, olabilmeyiz, özge, uğru (hırsız), uğunmak, yahşı. İmlası lüzumsuz yere fötr olan kelimeyi doğru ve isabetli olarak foter yazıyor Gürbüz.
Şu deyimleri de kullanıyor: Gavar tutmamak (toprak dağıldığı için suyun önünü kesememek), hiç yoktansa köse yahşıdır, kartal bellikli, yongayla kaşınmak, parpısı budur (cezası budur), parpı yemek (sopa, dayak yemek).
İşte bu dil baylığı ozanımıza büyük bir hareket serbestisi ve kıvraklığı, rahat bir anlatım kolaylığı sağlıyor. Yıllardan beri yapıldığı gibi durağan, basmakalıp, sınırlı sayıdaki eski kelimelerle yetinmiyor ozanımız. Yeni, arı duru bir dille uzaylarda, fezalarda uçuyor; denizlerde, okyanuslarda yüzüyor. Kanat açıyor Altay dağlarına, bizi de Altay dağlarının doruklarına konduruyor. Kartallarla yolculuk yaptırıyor bize. Özgürce bırakıyor kendini bulutlara, sulara… Bizim ruhumuza da özgürlük, başkaldırı, direnç dolduruyor. Dilin yeni, arı duru, kanatlı, uçar bir dil olduğu hemen fark ediliyor. Türkçe ancak böyle baylaşır, böyle gelişir, ilerler.
Bir kaç kez şunu ifade ettik: Dile giren hiç bir kelime atılamaz. Dolayısıyla her kelimeden yararlanmak gerekir. Yalnız Tanpınar üstadın dediği üzere “yerli yerinde.”
Cazim Gürbüz bunu hakkıyla başarıyor. Var ol Cazim Gürbüz, sağ ol Cazim Gürbüz, kalemine ve beynine sağlık… Nice nice destanlara…
 
________________________________________
[1] Atayurt y., Ankara 2016, 172 s.

 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.