banner163

İnsanın hayattaki en değerli varlıklarından ikisi ana ve babasıdır. Ana babalarımız daha ilk günden itibaren bizleri büyütüp bir işe sokmak, sonra mürüvvetlerimizi görüp bu dünyadan göçmek isterler. Bazen yanlış yapsalar da iyi niyetlerinden kuşku duyulamaz.

Çocuklar olarak bizler de ana babamıza hayatlarında, yaşlılıklarında, hastalıklarında elimizden geldiğince yardım etmemiz, onlara bakmamız ve bundan hiç yüksünmememiz gerekir. Dinimizin emri de budur. Benim bu konuda esas aldığım ana fikir şudur: İş işten geçtikten sonra “keşke şunu yapsaydım” dememek. Kısaca rahat bir vicdanla yaşamak. Gerek rahmetli babamın hastalıklarında, gerek annemin hastalıklarında elimden geleni yaptığımı sanıyorum. Yani rahatım. Bu yazımda annemin hastalığıyla ilgili hastane safahatını, ardından köy izlenimlerimi anlatacağım.

9 Haziran 2018 cumartesi günü Sultanahmetteki kitap fuarında kitapları incelerken, memleketten labtek (laboratuvar teknisyeninin kısaltması, hastane personeli böyle kullanır) kardeşim İsmail Gedikli aradı. Annemin hastalandığını, yoğun bakıma kaldırıldığını haber verdi. Hemen oğlum Mustafayı aradım. Tırabzona bir uçak bileti ayarlamasını söyledim. Tıramvaya binip eve yollandım. Yolda oğlum aradı. Sabah 5.35’e ait THY biletini onaylamamı istedi. Ertesi günü, yani 10 haziran saat 5.35’te uçağa binip 1 saat 20 dakika sonra Tırabzon hava limanına indim. Doğru Akçaabat Haçkalı Baba devlet hastanesine gittim. Kardeşim arabası ve ailesiyle beni bekliyordu. Yoğun bakıma giremedim (Akçaabatta yoğun bakım uygulaması çok sıkı. Tıp doktoru kardeşim Ahmet de böyle söylüyor). Annemin nasıl olduğunu öğrenmek için memurlarla görüşüp bilgi aldım. Sonra köye gittik. Öğleyin Akçaabata indik. 13 - 14 arasındaki ziyaret saatinde annemi 5 dakika gördüm. Fena değildi.

Annem 4 Mart 1929 doğumludur (Biz anneye nene deriz ve ben hala böyle söylerim. Anne sözünü yazıda kullanırım). Şimdi 89 yaşını bitirmiş, 90’dan gün almıştır. Köydeki adı Asiyedir. Nüfusa Hacere olarak kayıtlıdır. Resmi ve resmi olmayan iki adlılık durumu bölgemizde yaygındır. Babasının adı Osman, anasının adı Gülüzardır. Annem 2011 ocak ayının başlarında yüksek tansiyondan ötürü beyin kanaması geçirmiş, belleğinin bazı özelliklerini yitirmişti. Bu kez pıhtı atma tanısı konuldu. Bu durum belleğini daha da zayıflattı. Yazık ki şu anda bilinci yerinde değildir.

Annem yoğun bakımda uzun kalacağa benziyordu. Her gün hastane bahçesinde boş boş gezmek de can sıkıcıydı. Ol nedenle 21 haziran 2018 günü otobüsle İstanbula yollandım. Tırabzon - İstanbul arası yaklaşık 1.100 kilometredir. Bunun 300 kilometresi Tırabzon - Samsun arasıdır. 300 kilometrelik Samsunu ancak 6 saatte alabildik. İstanbula ulaşmamız ise 18.5 saat sürdü (13.30’dan, ertesi sabah 8’e kadar). Yolun uzun çekmesinin sebebi Giresun’a kadar yolcu alma, kent merkezlerinden yavaş geçme, geçerken ışığa yakalanma, hız sınırlaması ve radarlardı. Yemek ve ihtiyaç molalarını da unutmamak lazım. Oto yollar, tüneller yapılıyor, ama yolculuk kısalacağına uzuyor. 18.5 saat süren bir otobüs yolculuğu yolcuya azap eziyet, işkence değil mi? İstanbul - İzmir arası 3.5 saat olacak deniyor. İstanbuldan İzmite 3 - 3.5 saatte gidilebiliyor mu acaba?

İstanbulda bazı ufak tefek işlerimi hallettim. 24 haziran seçimlerinde oyumu yenileşmeden ve değişimden yana kullandım. 27 Haziran 2018 çarşamba sabahı THY’nin 3.05 uçağına bindim, 1 saat 20 dakika sonra tan vaktinde Tırabzona indim.

Annem 9 Haziranda yattığı yoğun bakımda 19 gün kaldıktan sonra 28 haziran perşembe günü çıktı ve nöroloji servisine yatırıldı. Bir gün sonra, 29 haziranda palyatif bakım servisine aktarıldı. Bu servis normal servisle yoğun bakım arasında bir servisti. Servisin asıl amacı yatalak, bakıma muhtaç hastaların yakınlarını eğitmekti.

Annem ağızdan beslenme yetisini de yitirdi. Önce burundan beslendi. Tabi bu ıztıraplı ve zor oluyordu. Doktorlar karından beslenmesi gerektiğini söylediler. Onayımızı aldılar. 23 haziranda perkütan endoskopik gastronomi yaptılar. Sağlık personeli buna kısaca peg diyor. Yani kısaltma yaparak bir tür kelime uydurmuşlar. Bu yöntem tıpta 1980’den beri uygulanıyor. Bir arkadaşımızın kaynanası 12 yıldan beri bu yöntemle besleniyor. Bu hasta şimdi 60’lı yaşlarda.

27 temmuzda bizi taburcu ettiler. Böylece yoğun bakım dışında hastanede tam bir ay kalmış olduk (Yoğun bakımı katarsak 48 gün olur). Bu bir ay süresinde annemin yanında genellikle ben kaldım. Kardeşlerim Fethi, Eyüp, İsmail, Ahmet de kaldı. Ayrıca eşlerimiz Güzin, Gül, Neriman, Papatya ve ablam Sevim, bacım Havva da bize yardımcı oldu.

Taburcu olduktan sonra annemi köye, kardeşim İsmailin evine götürdük. Anneme beslenme seti denilen bir aletle belirli miktarda mama ve su, 6 tane em (ilaç) veriyoruz. Bu işte bize İsmailin hanımı, genç ve güzel yürekli gelinimiz Papatyanın çok yararı dokunuyor. O olmasa işimiz çok zor olacaktı. Ne yapardık bilemiyorum?!.

Tıp dili

Tıptaki terimler genelde Latinceye dayanır. Fakat ben Türkçe konusunda duyarlı olduğum için palyatif sözü canımı sıktı. Bu sözün anlamını 1971’de Van sağlık kolejinde okurken öğrenmiştim. Geçici, belirtilere göre yapılan sağaltım (tedavi) demekti. Yoğun bakım ile normal servis arasında bir servis olduğu için buna ara servis diyebileceğimizi söyledim. Doktor kardeşim Ahmet buna karşı çıktı. O, soruna tıp açısından bakıyordu. Ancak benden başka üç kişi daha ara servis sözünü kullandı. Bunlardan biri cerrahi servisinin sorumlu hemşiresi becerikli ve çalışkan yeğenim Nurcandı. Bu süreçte Nurcandan da çok faydalandık. Diğerleri sağlık sektörü dışındaki yurttaşlardı.

Maalesef son yıllarda tıp dilinin günlük dili etkilediğini görüyoruz. Verem yerine tüberküloz, hastalık yerine enfeksiyon, şiş, şişlik, şişme yerine ödem, ölüm yerine eks olma, geçici yerine palyatif vb. gibi sözler günlük dilimizi istila ediyor. Anlaşılan şu ki dili korumak için her türlü teknoloji, her türlü sanayi, her türlü bilim, kültür ve sanatta ileri olmak gerek. Yoksa pasif durumdasınız ve etkilenmeniz kaçınılmaz. Bunların dışındaki yöntemlerle de fazla bir yere varamıyorsunuz.

Hastanenin adı ve evliyalar

Akçaaabat Haçkalı Baba devlet hastanesinden biraz söz etmem gerek. Hastane 28 Nisan 2011’de, 221 yataklı olarak açıldı.

Haçkalı Baba, 1864’te Ofun Dağönü (Hanlut) köyünde doğmuş, 1949’da Akçaabatın Haçka yaylasında ölmüştür. Asıl adı Mustafa Tarhandır. Halk tarafından evliya kabul edilir.

Bence Haçkalı Baba adı hastane adı olarak pek uygun düşmemiş. Haçkalı Baba, Luis Pastör yahut Robert Koh değil ki!?. Olsa ne alâ!?. Akçaabatın daha bir çok değeri var. Söz gelimi eski başbakanlardan Hasan Saka, tıp purofesörü Fevzi Samuk. Pek çok eski bakan, yazar, sanatçı, sipor adamı vb.

Evliyaların keramet gösterdiği herkesçe bilinir. Bir çok olacak şeyi önceden bildikleri anlatılır. İnsanın aklına ister istemez şöyle bir soru takılıyor: Evliyalar fizikte, kimyada, tıpta, biyolojide, gök biliminde, askersel pilan ve taktiklerde neden keramet gösteremiyorlar? Bu sorunun üzerinde biraz düşünsek, yoğunlaşsak yararsız olmaz sanırım. Bundan sonra evliyalarımızdan müspet bilimlerde biraz keramet göstermelerini, buluş yapmalarını bekliyorum?

Bu arada ben de dil biliminde bazı buluşlar yaptığım için keramet göstermiş olabilir miyim, başka sözle evliya olabilir miyim? diye düşünmedim değil. Yok canım! Tabi ki şaka yapıyorum.

Aslında Ulu Tanrı bütün toplumlara her türlü insanı verir. Yani her hangi bir toplumda müspet bilim insanı, yazar, şair, sanatçı, yönetici, siporcu, asker (kumandan) olacak insanların hepsi vardır. İş bunların yetenekleri doğrultusunda eğitilmeleri ve toplum hayatına kazandırılmalarıdır. Yahut bu insanlara yeteneklerini gerçekleştirebilecekleri, uygulayabilecekleri alanları, olanakları sağlamaktır. Bu da ancak eğitim ve özgürlükle, demokrasiyle, layiklikle olur. Devlet, Eflatunun “devlet”i gibi insanları belli ilkeler temelinde biçimlendirmeye kalkarsa, tek tip insan yetiştirmek isterse, yetenekleri öldürür ve toplum olduğu yerde sayar. Özetle layiklik, demokrasi ve özgürlük olmadan şuradan şuraya gidemezsiniz. Demokraside bütün fikirlerin yaşadığı akıldan çıkarılmamalı. Tek tip, diktatöryal rejimlerde ise sadece kendi fikirleri var ve oldukları yerde sayıyorlar.

Konudan uzaklaşmayalım. Hastane Söğütlü, eski adıyla Kalanima deresinin denize kavuştuğu yerin hemen solunda, yani batısındadır. Eskiden burada karayolları bölge müdürlüğü binası bulunuyordu. Köyden Akçaabata inerken binanın üzerinde yazılı olan “Gidemediğin yer senin değildir. Halil Rıfat Paşa” sözü bizi karşılardı. Sözün ne kadar doğru olduğunu düşünürdüm. Halil Rıfat Paşa, Sıvas ve İzmir valisi, 1895 - 1901 arasında sadrazamdı.

Bu söz bana A. K. Tecerin bir şiirini çağrıştırdı. Tecer, bir şiirinde “Gitmesek de gelmesek de / O köy bizim köyümüzdür” diyordu.

Söğütlü deresi eskiden bol sulu ve balıkla doluydu. Şimdiyse en büyük tahripçi olan kişi oğlunun dereyi besleyen suları ev ve tarlalarında kullanması ve yatağını daraltmasıyla cılız bir akarsu haline gelmiş. Umarım doğa bir gün intikamını almaz (1990’da büyük bir sel felaketi olmuştu).

Hastanenin özellikleri

Hastanenin fiziksel özelliklerinden de söz etmeliyim. 2011’de açılan hastane bir otel - hastane tarzındadır. Odaların çoğu tek kişilik bir otel odası gibi. Refakatçi için yatak haline çevrilebilen koltuk; ayrıca banyo, tuvalet var. Önü deniz ve odaların çoğu denize bakıyor. Manzara dinlendirici ve hastane bol ışıklı. Yakınında bina yok. Ayrıca bol asansörlü. İstanbul hastanelerindeki gibi asansörün önünde dakikalarca beklemiyorsunuz (Ben zaten beklemem, kaç kat olursa olsun yürüyerek hatta koşarak çıkarım. Yalnız İstanbul hastanelerinin bazılarında kat merdivenleri kapalı). Ameliyathane, personel, mavi kart, yurttaş, ziyaretçi asansörlerinin her biri geniş, büyük, fazla. Eski hastanelerdeki olumsuzluklar giderilmiş. Oturma, dinlenme, odaları, salonları var. Kantinin ağaçlı, güzel bir bahçesi var. Her türlü tıpsal malzeme veriliyor. Yemekler bol. Bazen yöresel yemekler, örneğin mısır çorvası çıkıyor. Kısaca hizmet de iyi. Yapanlara, yaptıranlara, çalışanlara çok çok teşekkür ederim.

Annemi eve çıkardıktan sonra 10 gün daha köyde kaldım. 6 Ağustos 2018 pazartesi günü İstanbula gelmek üzere otobüse bindim (21 haziranda bindiğim aynı Akçaabatlı firmanın otobüsüydü). 7 Ağustosta İstanbula geldim. Bu sefer yolculuğum 17 saat 15 dakika sürdü. 13.30’da Akçaabattan bindim, 6.45’te Esenler otogarına indim. Öncekinden 1 saat 1 çeyrek daha az yolculuk yaptım.

banner164
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner191

banner190

banner192

banner76